8/19/2011

Halloooo, alles klar canikom?*

Güzide ülkemizin on bin nüfuslu Moers kasabasındayım. Buraya ilk kez 2004 yılında kardeşimle gelmiştim. İkimizin de ilk yurt dışı deneyimiydi ve pek de yurt dışında hissetmemiştik kendimizi açıkçası. Şimdi de hislerimde değişen fazla bir şey olduğunu söyleyemeyeceğim. Aradan geçen yedi yılda değişen tek şey ana cadde üzerindeki dönercilerin sayısı! -artan yönde- Ama burayı anlatmadan önce geliş maceramdan bahsetmek istiyorum biraz, buyrun efendim.

Her yaz Avrupa turuna çıkmaya alışkın bünye nam-ı diğer bendeniz bütün Temmuz ayını (komşuya gidip bir kaç Frappe içtiğim hafta sonu hariç) Türkiye sınırları içinde geçirince hafiften depresyona girmeye başladı. Bütün o canı hiçbir şey yapmak istememeler, huysuzluklar.. Bu yüzden misafirimiz olan dayım ve ailesi arabalarıyla Almanya'ya dönerlerken ben de kendime arkada bir koltuk ve İstanbul'a uygun bir dönüş uçuşu ayarlamakta hiç tereddüt etmedim. (Buradan çıkarmanız gereken ders: Zor durumlarda önemli kararlar almayınız!)

Sabahın -karga bile kahvaltısını henüz etmemişken- erken saatinde başladığımız yolculuk tam 36 saat sürdü. İlk kez kara yoluyla ben de böyle uzun bir yolculuk yapmış oldum. Bulgaristan gümrüğündeki polis Yunanistan vizemi sorgulamak istedi, ben de uykusuzluktan zombievari olmuş gözlerimi kocaman açarak "N'olmuş yani?" dedim. Geçtik. Sırbistan ve Hırvatistan'ı hızlıca geçtik. Hızlıca derken, gerçekten hızdan bahsetmekteyim. Arabasındaki Radar algılama cihazıyla dayım Formula 1 yarışçılarını kesinlikle aratmıyordu! Ama bu konuda tedirgin olan beni bile rahat ettirecek kadar tecrübeli ve dikkatli bir sürücü, o yüzden sorun çıkmadı hiçbir şekilde. Tabi yol boyunca on milyon kez başa saran Işın Karaca, Ajda, Soner bilmem ne Kabadayı ve Candan Erçetin cdlerini saymıyorum! (Kulağımda hala Işın Karaca'nın bağıran sesi var!) Asıl ve öncelikli sorun Kaan'dı diyebilirim. Kaan, dayımın beş yaşındaki canavar ötesi oğlu. Sizin de muhtemelen görseniz kesinlikle Bu ömrümde gördüğüm en yaramaz çocuk diyeceğiniz bir tip. Kaan'ı en iyi şöyle tanımlayabiliriz sanırım:



Evet, fazlası var, eksiği kesinlikle yok! Yol boyunca tekmelenmeyen, yumruklanmayan yerim kalmadı diyebilirim. Aynı zamanda çığlıklarından kulağım sağır olma derecesine geldi ve mızmızlanmaları ve kapanmayan çenesi yüzünden başım ciddi şekilde ağırdı, öyle ki hiç ilaç kullanmamaya özen gösteren biri olarak ağrı kesici almak zorunda kaldım!!

Slovenya'da bir kaç saati gümrük çıkışında, kaldırımda geçirdik. (Ve ben soğuktan dondum) Ne şirin evleri vardı öyle Slovenya'nın! Avusturya'ya girdiğimizde artık içim geçmişti. Güzelim şatoların, Milka çikolataları kağıtları üzerindeki gibi evlerin, bahçelerin yakınlarından geçerken gözlerimi açık tutabilmek için kendimi zorladım ama nafile! Münih'te uyandım. Sonrası Köln ve Moers.

Almanya beni hiç şaşırtmıyor maalesef! Geldiğim gibi bir fırtına, şimşek, devrilen ağaçlar, yağmur.. Edirne'den çıkarken buhar çıkıyordu üstümüzden halbuki!

Gece güzel bir uykudan sonra sabah Türk sucuğu ve Trakya peyniri ile(!) kahvaltı ettik. Fonda açık olan televizyonda da Çocuklar Duymasın oynuyordu!

Her şeye rağmen yolculuk ve yolda olmak çok güzel. Memnunum halimden. :)

Öperim hepinizi, çüüüüüüüüüüüüüüüz.



*Merhaba, her şey yolunda mı?

3 kişi cevap yazdı:

angelakrep dedi ki...

Yol, otobüs, çocuk, çığlık, baş ağrısııı işte yolculuklarımda benim olmazsa olmazlarım.Dile getirmişsin.Diline sağlık gezginimm :)))

MARTI dedi ki...

Angel, o arabada olsan sen ya katil olurdun ya da doğrudan kapıyı açar kendini dışarı atardın! :) Ama yine de yanımda olmanı isterdim. :)

Tijen dedi ki...

Hmmmm şimdi oldu! Ben de bayram değil seyran değil bu kız niye Alamanyalara gitti demiştim (ay pardon Horlanda diyecektim)??? Gezilerin hiç bitmesin Martı. Kanatların kelepçelenmesin, özgürlüğün kısıtlanmasın...