1/15/2012

Özlemek..

An geliyor, öyle özlüyorum ki "anılarımı"..

İnsan anılarını özler mi demeyin, oluyor işte! Yollarda tanıdığınız, bir kaç gün 7/24 birlikte zaman geçirdiğiniz ve her şeyinizi paylaştığınız, bir anda kırk yıllık dostlarınıza dönüşen o insanlar burnunuzda tütüveriyor! Yolları, trenleri, gittiğiniz şehirlerin kokusunu özlüyorsunuz. O başıboş zamanlarınızı, dinlediğiniz şarkıları, anlatılan hikayeleri özlüyorsunuz. Özlüyorsunuz da özlüyorsunuz! Sonra da oturup çektiğiniz fimleri izleyip hüzünlü hüzünlü gülümsüyorsunuz. Hüzünlü gülümserken yanaklarınıza yaşlar da döküldüğü oluyor. Ah şimdi orda olsam ya! yaşları onlar ama biliyorsunuz, o anılar o zamana ait, o zaman güzeldiler ve öyle kalmalılar.

2007 Temmuz'u.. İlk interrailim. 24 yaşımda, tek başıma yollara düştüğüm muhteşem yolculuğum.

Çok hüzünlüyüm blog. Çok pis yollara düşesim var.

1*


2*

12/31/2011

İki Bin On Bir

"2000 yılında kaç yaşında olacağız, hesaplayalım!" derdik bir zamanlar, değil mi?

Hayat bizimle dalga geçiyor halbuki. 2012 geldi çattı bile, bakın! Ben yıl sonu hesap kitap yapmayı ve yeni yıl için hedefler koymayı çok severim. 2011 fena değildi hani, şöyle ki:

Ağustos'ta Paris'i ikinci kez görme şansına eriştim. Bu kez çok farklı bir yüzünü gördüm gerçi (başka, uzun bir yazının konusu) ama çok eğlendiğim günlerdi.



Sizi bilmiyorum, belki "Amaaan, ne var bu metal yığınında?!" diyenlerden olabilirsiniz ama ben Eiffel'i çok seviyorum. Ev favori kulem kendileri.



Moulin Rouge'da eğlenceli zamanlar..



Ama bu fotoğrafta etek eksik diyen arkadaşlar için açıklama: Moulin Rouge ziyaretine bir araba bagajında(!) ve sabahın üçünde götürülmüştüm!


Amsterdam'ı üçüncü kez gezip görmek şahaneydi. CS sayesinde, tanıdığım ve evinde kaldığım Haluk'un yanı sıra bir sürü yeni arkadaş edindim. Amsterdam'dan ayrılırken resmen ağlıyordum. O yüzden ağustostan beri Amsterdam'a taşınmalıyım diye sayıklıyor bu bünye!





Buket Uzuner ve Ömürden ile yeniden buluşmak, Onur İnal ila yüz yüze konuşmak, görüşmek ve Aslı ile tanışmak, Koço'nun balıkları, rakısı, Moda.. Keyifli bir 2011 anısıydı. Sırtçantalılar keyifli insanlardır zaten! ;)


Efes Pilsen One Love Festival güzeldi. En çok bu fotoğraf kulübelerinde eğlendik sanırım.



Nurcan ile bir kaç günlük yaz kaçamağı; deniz, güneş, patlıcanlı gözlemeler, muhabbet misti, mis!





Istanbul Pride Parade de eğlenceli zamanlardandı. Bir dahaki yürüyüşe daha renkli giysilerle katılmalıyım sanırım!





Ekşi Sözlük'ün festivali de çok.. ıslaktı! MFÖ sahnedeyken bastıran o korkunç yağmur neydi öyle!



TÜYAP'a yine gidildi elbette. http://martiuctu.blogspot.com/2011/11/10-kitap-yili.html

ÇEKÜL Vakfı ile harika işler yaptık. Kabataş Lisesi'nin yatakhanesinde horlayan öğretmenlerle uyuma denemeleri, Boğaz kıyısında ülkenin çeşitli folklor oyunlarını oynama çabaları, Okan Bayülgen'den ayar yemeler(!), Fuat ile sahnede rap yapmak, İstanbul gezileri, sergiler, fotoğraf çekimleri, röportajlar, afiş çalışmaları derken yorucu da olsa çok faydalı ve eğlenceli bir projenin içinde buluverdim kendimi.



Prag'ta bir seminerde tanıştığım, daha sonra Sevilla-Huelva'da gidip evinde kaldığım canım İspanyol arkadaşım Ana ile İstanbul'u hafiften turlamıştık bir de.



Böyle bir araya koyunca ne güzel duruyor hepsi!

Herkese iyi yıllar, mutlu geziler.

12/01/2011

ROMA ile RÖPORTAJ


“Ne yazıyorsun öyle sen iki saattir?” dedi arkadaşım yanıma gelip.

Güneşli ve sevimli bir Akdeniz günüydü. Roma’daydım. Vatikan’dan yeni ayrılmış, yorgun ayaklarımı kaldırım kenarındaki yükseltiye koyarak dinlendiriyordum. Zihnimde birbirinden değerli ve çılgın Romalı sanatçıların heykelleri ve tabloları dolaşıyordu ve ben bütün o renkleri, ahengi gezi günlüğüme aceleyle yansıtmaya uğraşıyordum.

“Gezi günlüğüm bu dedim” yol arkadaşıma, “Şehirle konuşuyorum.” Nasıl yani bakışına karşılık olarak da “Ben şehre sorular soruyorum, o da cevap veriyor, onları not alıyorum” dedim.

Sanmayın ki şaka yapıyorum! Kentlerin de ruhları vardır insanlarınki gibi, onların da kimileri çok albenili, renkli, sevilesi, kimileri ise fazlasıyla sıkıcı, çekilmez ve çirkindir. Bu yüzden bazı şehirlere aşık olur, ölesiye severiz. Bu yüzden bazı şehirler bizi hep kendisine çağırır usanmadan. Roma da böyle bir şehir benim için. Daha ilk gidişimde bana çok iyi davrandığı, beni sahiplendiği, bana İstanbul’u hatırlatan harika bir ruhu olduğu için.. Siz de tanışmak ister misiniz kendisiyle? Buyrun öyleyse!



Roma: Hoş geldin Martı, ne kadar uzun sürdü gelmen! Neden şimdi?

Martı: Gitmek Ateşi… Bir anda alevlendi. Geciktim ama telafi edeceğim, merak etme!
Senin için Non Basta Una Vita diyorlar, yani Bir Ömür Yetmez. Sahiden, nedir seni bu kadar güzel kılan?

Roma: Sanatı ve tarihi seviyorsan beni sevmemen imkansız! Bir Açık Hava Müzesiyim çünkü ben! Sokaklarımda dolaşırken güzelim heykellere bakmaktan kendini alamazsın. Dünyanın en renkli, cıvıl cıvıl meydanlarını bende bulur insanlar. İçimde yaşayan halk güler yüzlü ve yardımseverdir. İçimden geçen nehir sokaklarıma nefes aldırır, sokaklar ki filmlere, video kliplere konu olmuştur, sokaklar ki şairlere, yazarlara bir köşesine oturtup yazı yazdırır heyecanla.



Martı: Sende yaşarken insan sürekli dışarıda olmak istiyor. Geceleri bile uyumuyor musun sen?

Roma: Nasıl uyuyabilirim? Buraya ilk geldiğin geceyi anımsamıyor musun? Günün bitmesine yalnızca bir saat kalmıştı ve sen o ünlü Fontana di Trevi’nin (Aşk Çeşmesi) başındaydın. Arkanı dönüp çeşmenin havuzuna para atmaya çalışıyordun bütün diğer acemi ve sevimli turistler gibi. Dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen yüzlerce insan senle birlikte bu yapımı otuz yıl süren, yirmi beş metre yüksekliğindeki Barok yapıya hayranlıkla bakıyor, su seslerine kulak vermeye çalışıyordu. İspanyol Merdivenleri’nde gençler bağıra çağıra gitar çalıp şarkı söylüyorlardı. Hemen karşısındaki bir minik dükkanda insanlar dondurma tadıyorlar, hemen yanında ise yalnızca birkaç euro ödeyerek aldıkları müthiş lezzetli pizza dilimlerini yiyorlardı. Colosseum’u da gördün. Gece bile hareketliydi, sanki içinde hala Gladyatörler savaşıyordu ve insanlar onları izlemeye gelmişlerdi, değil mi? Tarih boyunca içinde ölen beş yüz bin insan ve bir milyon hayvanın ruhları dolaşıyor hala Colosseum’da! Peki ya Navona Meydanı’ndaki ateş gösterileri, Popola Meydanı’ndaki gece konserleri, kaldırımları boyayan sokak ressamları, geceyi besteleyen sokak müzisyenleri? “Bütün tanrılara adanan” görkemli Pantheon önündeki kalabalığa ne demeli? Sen olsan uyuyabilir miydin geceleri?


Martı: Haklısın, yine başımı döndürdün!

Roma: Mitolojik kahramanlar tarafından kurulduğuna inanılan bir yer burası. Ne bekliyordun?!

Martı: İki kez gezdim seni ve ikisinde de farklı yönlerini keşfettim. İkisinde de çok heyecanlıydım.

Roma: Biliyorum! Bundan dört yıl önceydi tanışmamız, değil mi? Termini tren istasyosuna yaklaşan trende ne kadar da heyecanlıydın. Aşk Çeşmesi’ne attığın ilk para için “yeniden Roma’ya gelebilmeyi” dilemiştin.

Martı: Ve gerçek oldu! Bir yıl sonra yine buluştuk. Hem de doğum günümdü. Bir İtalyan evinde onlarca tanımadığım insan bana İtalyanca doğum günün kutlu olsun şarkıları söyleyip kadeh kaldırdılar. Kendimi evimde hissetmiştim yeniden.



Roma: Sen beni en çok nereye benzetiyorsun?

Martı: Sen, İstanbul ile kardeş olmalısın. Onun küçük, süslü kız kardeşi gibisin. İstanbul gibi yedi tepe üstüne kurulmuşsun zaten. Büyülü bir havan var onun gibi. Bir tek denizin eksik sanki. İstanbul olmasaydı, seni baş tacım ederdim, inan!

Roma: Yeniden gelecek misin?

Martı: Elbette. Zaten bütün yollar Roma’ya çıkmıyor mu?

Gülümsüyor şehir. Ben de gülümsüyorum. Arkadaşım soruyor, “Ne yazdın en son defterine?”

“ ‘Dünyanın en güzel ikinci kenti burası’ yazdım”, diyorum.

Birincisini herkes billiyor.

Özlem Güzelharcan

Not: Bu yazı World Travel Channel Blog'ta şu linkte yayınlanmıştır.

8/19/2011

Halloooo, alles klar canikom?*

Güzide ülkemizin on bin nüfuslu Moers kasabasındayım. Buraya ilk kez 2004 yılında kardeşimle gelmiştim. İkimizin de ilk yurt dışı deneyimiydi ve pek de yurt dışında hissetmemiştik kendimizi açıkçası. Şimdi de hislerimde değişen fazla bir şey olduğunu söyleyemeyeceğim. Aradan geçen yedi yılda değişen tek şey ana cadde üzerindeki dönercilerin sayısı! -artan yönde- Ama burayı anlatmadan önce geliş maceramdan bahsetmek istiyorum biraz, buyrun efendim.

Her yaz Avrupa turuna çıkmaya alışkın bünye nam-ı diğer bendeniz bütün Temmuz ayını (komşuya gidip bir kaç Frappe içtiğim hafta sonu hariç) Türkiye sınırları içinde geçirince hafiften depresyona girmeye başladı. Bütün o canı hiçbir şey yapmak istememeler, huysuzluklar.. Bu yüzden misafirimiz olan dayım ve ailesi arabalarıyla Almanya'ya dönerlerken ben de kendime arkada bir koltuk ve İstanbul'a uygun bir dönüş uçuşu ayarlamakta hiç tereddüt etmedim. (Buradan çıkarmanız gereken ders: Zor durumlarda önemli kararlar almayınız!)

Sabahın -karga bile kahvaltısını henüz etmemişken- erken saatinde başladığımız yolculuk tam 36 saat sürdü. İlk kez kara yoluyla ben de böyle uzun bir yolculuk yapmış oldum. Bulgaristan gümrüğündeki polis Yunanistan vizemi sorgulamak istedi, ben de uykusuzluktan zombievari olmuş gözlerimi kocaman açarak "N'olmuş yani?" dedim. Geçtik. Sırbistan ve Hırvatistan'ı hızlıca geçtik. Hızlıca derken, gerçekten hızdan bahsetmekteyim. Arabasındaki Radar algılama cihazıyla dayım Formula 1 yarışçılarını kesinlikle aratmıyordu! Ama bu konuda tedirgin olan beni bile rahat ettirecek kadar tecrübeli ve dikkatli bir sürücü, o yüzden sorun çıkmadı hiçbir şekilde. Tabi yol boyunca on milyon kez başa saran Işın Karaca, Ajda, Soner bilmem ne Kabadayı ve Candan Erçetin cdlerini saymıyorum! (Kulağımda hala Işın Karaca'nın bağıran sesi var!) Asıl ve öncelikli sorun Kaan'dı diyebilirim. Kaan, dayımın beş yaşındaki canavar ötesi oğlu. Sizin de muhtemelen görseniz kesinlikle Bu ömrümde gördüğüm en yaramaz çocuk diyeceğiniz bir tip. Kaan'ı en iyi şöyle tanımlayabiliriz sanırım:



Evet, fazlası var, eksiği kesinlikle yok! Yol boyunca tekmelenmeyen, yumruklanmayan yerim kalmadı diyebilirim. Aynı zamanda çığlıklarından kulağım sağır olma derecesine geldi ve mızmızlanmaları ve kapanmayan çenesi yüzünden başım ciddi şekilde ağırdı, öyle ki hiç ilaç kullanmamaya özen gösteren biri olarak ağrı kesici almak zorunda kaldım!!

Slovenya'da bir kaç saati gümrük çıkışında, kaldırımda geçirdik. (Ve ben soğuktan dondum) Ne şirin evleri vardı öyle Slovenya'nın! Avusturya'ya girdiğimizde artık içim geçmişti. Güzelim şatoların, Milka çikolataları kağıtları üzerindeki gibi evlerin, bahçelerin yakınlarından geçerken gözlerimi açık tutabilmek için kendimi zorladım ama nafile! Münih'te uyandım. Sonrası Köln ve Moers.

Almanya beni hiç şaşırtmıyor maalesef! Geldiğim gibi bir fırtına, şimşek, devrilen ağaçlar, yağmur.. Edirne'den çıkarken buhar çıkıyordu üstümüzden halbuki!

Gece güzel bir uykudan sonra sabah Türk sucuğu ve Trakya peyniri ile(!) kahvaltı ettik. Fonda açık olan televizyonda da Çocuklar Duymasın oynuyordu!

Her şeye rağmen yolculuk ve yolda olmak çok güzel. Memnunum halimden. :)

Öperim hepinizi, çüüüüüüüüüüüüüüüz.



*Merhaba, her şey yolunda mı?

8/01/2011

INTERRAIL - 3rd time is the charm! :)

Haritalar, tren saatleri ve ek ücretleri, "Nereye gitsem?", Couchsurfing.. Haydi bakalım! Gezmesi kadar planını yapması, hayal etmesi de güzel! Beş yıl içinde yaptığım üçüncü interrail olacak bu. Hiç fena değil, değil mi? :P