4/19/2009

Güzel Atlar Ülkesi


Kapadokya'ya yolum düşecek yakın zamanda. Daha önce hiç gitmedim. Halbuki yabancı dostlarımın pek çoğu çoktan keşfettiler bölgeyi! Bakalım beni neler bekliyor oralarda. Bekleyelim, görelim! :)

3/28/2009

Gökler Varolduğu Sürece


Cairo. Kahire. al-Qāhira
Tren raylarını değil de bu kez bulutları arşınlayarak başladığım yolculuğumda beni karşılayan kentin başka dillerdeki isimleri bunlar. Afrika'ya, o hep gitmek istediğim çöle, sıcağa ve sarı rengine ait sözcükler.. Dünyanın harikalarına sahip gizemli şehir, Firavunların ve efsanelerin kenti Kahire..
Beni bir Aralık sabahı keskin bir toz kokusu ve güneşli gökyüzüyle karşılayan Kahire, Arapça'da düşmanları kahreden şehir demekmiş. Yirmi milyon kişinin yaşadığı bu ismi hüzün vaad eden dev şehirle aramızda iki saat mesafe var yalnızca. İki saat, bir büyük mavi deniz ve sonra her şey başkalaşıyor. O Aralık sabahında da öyle oldu. Akdeniz'in yeşili ve mavisi gitti, yerini çöl sarısı aldı. Ben, ilk kez Afrika'da olmaktan dolayı heyecanlı halimle zamanda yolculuğa başladım ve bu öylesine farklı ve büyülü bir yolculuk oldu ki bu, anlatması gerçekten kolay değil.

"Gökler varoldukça senin anıtların da varolacak ve senin adın gökler durdukça duracak"

Böyle yazıyor göklere uzanan dev anıtlarda. Bahsedilen kişi ünlü firavun II.Ramses. Tarihin altmış yedi yıl hükümdarlık yaptığını söylediği, devasa tapınaklar yaptıran, yüze yakın çocuğu olduğu rivayet edilen, Kadeş Savaşı'nın yenilmez komutanı, kutsal kitapların kahramanlarından biri, güneş tanrısı Ra'nı oğlu Ramses. (Bir rivayete göre II.Ramses'in Kadeş Savaşı'na dahil olduğu gün güneş tutulması yaşanmış, bu yüzden kendisine ışığın oğlu deniyormuş.)
Binlerce yıl önce yazılanlar bugün de gerçekliğini koruyor. Gökler hala var ve sanki Ramses hala yaşıyor, tıpkı diğer bütün gizemli kişilikleri gibi Mısır'ın. Her gün milyonlarda turist şehre onun ve diğer firavunların eserlerini görmeye geliyor. Kahire bir yanıyla hala antik çağda yaşıyor. Çöl rüzarları inatla yenilenen her şeyi sarartıp eski haline döndürüyor. Şehre ayak bastığınız anda daha önce görmediğiniz, hissetmediğiniz başka bir şeyle karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz hemen.

Kahire'de geçirdiğim ilk saatler oldukça ilginçti. Sanırım bu batıdan gelen her turist için böyledir. Önce bir toz karşılıyor insanı havaalanında, nefes alamıyor gibi hissediyorsunuz. Sonra sokakların kirliliğine, evlerin eskiliğine, trafiğin inanılmaz şekilde düzensiz ve kuralsız oluşuna, insanların fazlasıyla rahat ve vurdumduymaz tavırlarına şaşırıyorsunuz. Sürekli şaşırıyorsunuz. Zaten bu şaşkınlık hali öncelikle insanı Kahire'ye çekiyor. Zamanla bu şaşkınlık geçiyor ve şehrin o salaş haline alışıyorsunuz, hatta o tembelliği seviyorsunuz.

Şaşkınlıklarla dolu küçük bir şehir turundan sonra sıra Nil'i görmeye geldiğinde yine heyecanlandım. Çünkü Nil, Kahire'nin, hatta bütün Mısır'ın can damarı. Kendimize isim yaptığımız, hakkında çok konuştuğumuz o ünlü büyük nehir. Fakat binlerce yıldır şehri yaşatan bu görkemli suya nehir diyesi gelmiyor insanın. Deniz gibi ihtişamlı, sessizce akıp gidiyor şehrin içinden Nil. Üzerinde gemiler ve kayıklar dolaşıyor. Eski Mısırlılar Nil'e muazzam nehir anlamına gelen Ḥ'pī ya da iteru diyorlarmış. İlk gecemi ben de bir gemide, Nil üzerinde, yemek yiyerek ve şarkılar söyleyerek geçirdim. Güverteden, dolunayın ışığında parlayan gökdelenleri izledim. Gece olunca kaybolan tozun, kirin ardındaki pırıltılı, sımsıcak, başkalaşmış Kahire'yi uzunca seyrettim. Sanırım kenti ilk kez orada, o anda sevdim.

Piramitler ve Zaman

Kahire'deki ikinci günüm de harika başladı. Maadi Hotel'den kalkan otobüs biz meraklıları Piramitler'in yer aldığı Giza (Gize) bölgesine götürürken yol boyunca Mısır izlenimlerimi yazdım. Otobüs camından şehri seyrettim. Gecenin merhameti kentten çekip gitmiş, Kahire yine toza, dumana, gürültü ve kaosa bürünmüştü.

Piramitler'i ilk gördüğüm anı sanırım hep yüzümde gülümsemeyle hatırlayacağım! Harika bir andı çünkü. Uzaktaydılar, sanki erişilemeyecek kadar uzakta. Gökyüzüne uzanıyorlardı, kağıttan yapılmış gibiydiler. Silik, solgun, üçgen karton kutular gibi.. Etraflarında evler, oteller, gökdelenler, arabalar.. Yani akıp giden modern hayat ve o dev üçgen taşlar.. Hepsi bir arada, öylece, oarada yaşayıp gidiyorlardı. Bu Mısırlılar için ne kadar sıradan ve normalse, bizler için de o kadar anormal ve sıradışıydı! Yaklaştıkça daha da büyüdüler, daha da güzelleştiler, daha çekici ve bir o kadar da akıl almaz bir hale geldiler. Yol boyunca rehberimiz bize Piramitler'in hikayesini anlatmıştı ama ben zaten az çok bir şeyler biliyordum. Aslında Mısır'da büyüklü küçüklü yüzlerce piramit bulunuyor ama Giza'dakiler en güzelleri ve en ünlüleri. Keops, Kefren ve Mikerinos için yaptırılan mezarlar bunlar. İsimlerini sonsuza dek hafızalara kazıtan bu firavunlardan Keops ve Kefren'in mumyaların nerede olduğunu kimse bilmiyor fakat Mikerinos'un Atlantik Okyanusu'nun deriliklerinde yattığını biliyoruz. Bu ilginç hikayeyi kısaca anlatmak gerekirse; soyguncular Mikerinos'un mezarında buldukları mumyayı İngilizlere satmışlar. 13 Ekim 1838 gübü İskenderiye'den Londra'ya ulaşmak üzere yola çıkan Beatrice isimli gemi Cebelitarık açıklarında, yakalandığı fırtınadan kurtulamayarak batmış ve Mikerinos'un mumyası da gemiyle beraber okyanusunun derinliklerine dalmış!

Bir Mısır deyişine göre İnsanoğlu zamandan korkar, zaman da Piramitler'den! Piramitler ve onları yaptıran firavunlarla ilgili hikayelerin sonu neredeyse yok. Her biri tonlarca ağırlıktan oluşan milyonlarca taş bloğunun üstüste konmasıyla yapılan bu devasa anıtlar insanı adeta büyülüyor. Üstelik bu taşlar gelişigüzel bir şekilde de yerleştirilmemiş, öyle bir ayarlama yapılmış ki, Piramit, kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya yılda sadece 2 kez güneş girmekte. (Doğduğu ve tahta çıktığı günler)Büyük Piramidin açıları, Nil'in delta yöresini iki eşit parçaya bölüyor. Gize'deki üç piramit aralarında bir Pisagor üçgeni olacak şekilde düzenlenmişler. Büyük Piramidin tabanının yüzeyi, anıtın yarısının iki katına bölündüğünde pi=3,14 sayısı elde ediliyor ve dört yüzeyinin toplam yüzölçümü, piramit yüksekliğinin karesine eşit. Aynı zamanda dev bir güneş saati olan Büyük Piramit,(Ekim ortasıyla Mart başı arasında düşürdüğü gölgeler mevsimleri ve yılın uzunluğunu gösterirler) dünyanın kara kitlesinin merkezinde yer alıyor ve Gize'den geçen boylam, dünyanın denizleriyle anakaralarını iki eşit parçaya bölüyor.(Bu boylam ayrıca, kara üstünden geçen en uzun kuzey-güney yönlü boylam olup,bütün yer kürenin uzunluğuna ölçümünde doğal sıfır noktasını oluşturur.) Bütün bunlar ve daha fazla şaşırtıcı bilginin yanı sıra Piramitler'in içinde yaraların iyileştiği, kirlenmiş suyun temizlendiği, radar, vb. cihazların çalışmadığı söyleniyor. Ayrıca mumyalarda radyoaktif madde bulunduğundan mumyaları ilk bulan 12 bilim adamı kanserden ölmüştür!

Sadece bu bilgiler bile insanı fena halde sersemletiyor, değil mi? Ben daha fazla sersemlemek adına Büyük Piramit'in içine girmeye karar verdim. Bunu yapabilmek için bir bilet edinmem gerekiyordu, yaptım. Fotoğraf makinamı içeri almadıkları için başta üzülsem de bir kaç saniye içinde hayalkırıklığımın yerini yine bir şaşkınlık ve merak aldı. Bir mağaraya girer gibi girdim önce, sonra o mağara bir tünele dönüştü. Daracık, alçak, nefes alması oldukça güç, karanlık bir tünel içinde neredeyse sürünerek ilerledikten sonra karşıma oldukça dik, tahta merdivenleri olan bir yokuş çıktı. Orayı da terden sırılsıklam olmuş bir biçimde tırmandıktan sonra (Bütün bunları önümde ve arkamdaki onlarca insanla beraber yapıyorum elbette, yoksa orada tek başına dolaşmak insanı büyük ihtimalle delirtir!) yeniden bir tünel ve işte sonunda firavunun lahitinin olduğu odadayım! Karanlık, dışarıdaki çöl sıcağına göre oldukça serin, dikdörtgen şeklinde bir oda burası. Oda ile ilgili yine benim aklımı başımdan alan bir takım matematiksel hesaplamalar, gizemli ve garip bilgiler var tabi ama ben onları düşünmek yerine yorgunluktan yere çöküveriyorum! Köşede benim gibi oturan iki adam gözüme çarpıyor; orta yaşlı, gözleri kapalı, bağdaş kurmuş adamlar. Biri meditasyon yapıyordu. Bilmiyorum, emin olamıyorum şimdi, belki ikisi biren meditasyon yapıyorlardı ama odayı, o taşları daha da gizemli ve korkunç kılan ve oradaki herkesi istisnasız mumyaya çeviren (sessiz ve hareketsiz kalmıştık) bir Omm sesi tam olarak o köşeden geliyordu! O anı hiç unutmayacağım! Ben de gözlerimi kapadım, dua ettim, hayatımda olmasını istediğim her şeyi sıraladım ve orada olduğum için şükrettim. İnsan o atmosferde, her şey o garip sesle yankılanıyorken başka hiçbir şey düşünemiyor, sadece sükrediyor!

Piramitler'in ihtişamını perçinleyen Sfenks var bir de çevrede. Başı insan, bedeni hayvan görünümlü bir dev heykel bu. Yüzünü doğuya, Ra'ya dönmüş, 46 metre boyunda ve 21 metre yüksekliğindeki bu Piramit koruyucusunun burnunu atış talimi yapan Napolyon'un ya da Sultan Selim'in askerlerinin kırdığına dair hikayeler kulaktan kulağa dolaşmakta.

Sfenks'in etrafında bir de Mumyalama Odası bulunuyor. Bunu da büyük bir turist kafilesi eşliğinde gezdikten, bütün taşlara dokunduktan sonra Plato adı verilen, üç piramidin de uzaktan muhteşem göründüğü ve çeşitli şekillerde fotoğrafların çekidiği alana gidiyoruz. Mısırlı satıcılar her yerde olduğu gibi orada da işbaşında, turistlere sahte papirüs, minik heykelcikler, şapkalar satmaya çalışıyorlar. Bir yanda binlerce yıllık inanılmaz bir tarih, diğer yanda para için dilenen çocuklar, adamlar.. Kahire; tezatlıklar şehri.

Saatler sonra Piramitler'e veda ederek Giza'dan ayrılıyor otobüsümüz. Sonradan aynı yere üç kez daha geleceğimi, yıldızlı bir gecede, Sfenks'in önünde muhteşem bir Işık&Ses gösterisi (Sound&Light Show) izleyip zamanda yolculuk yapacağımı henüz bilmiyorum!

Kahire Müzesi

Eski Mısır'a ait kazılardan elde edilen ne varsa bugün Kahire Müzesi'nde sergilenmekte. Eski takılar, küçük heykeller, devasa heykeller (Mısırda her şeyde bir devasallık söz konusu), maskeler, lahitler, odalar ve mumyalar.. Mısırlılar sadece insanları değil hayvanları da mumyalamışlar. Müzede maymun, timsah, balık ve çeşitli hayvanların binlerce yıllık mumyaları da görücüye çkıyor! Sanki eski Mısırlılar bizle "Bakın, biz neler yaptık, bilimimiz ve sanatımız sizi yuvanızdan alıp buralara getirdi." diyerek hafiften dalgasını geçiyor!
Duvarlarında papirüslere yazılmış ünlü Ölüler Kitabı'nın asılarak sergilendiği müzede 19 yaşında ölmüş firavun Tutankhamun'un da maskesi ve mumyasının içine konulduğu altından yapılmış odası da sergileniyor. Müzedeki her şey çok ilginç ve çok fazla şey var. En az bir tam gün, hatta iki gün ayırıp iyice, dikkalice gezmek gerekli. İnsan tavana uzanan lahitlerin yanından hızlıca geçerken kahroluyor!


Mumyaların bulunduğu oda için ayrıca para ödeyip bilet almanız gerekiyor. Fotoğraf makinası sokmanın yasak olduğu odaya ben bir şekilde makinamı da alıp mumyaları gizlice fotoğraflıyorum. İşte karşımda Ramses bilge bir yüz ifadesiyle yatıyor! Sultanahmet'teki dikilitaşta zaferleri anlatılan III.Tutmosis 'e İstanbul'dan selam getiriyorum!
Ağlayan yüzler, acılı yüzler, karanlık yüzler.. Saçları, dişleri, parmakları ve ifadeleriyle her yerdeler!

Kahire Müzesi ile ilgili iki ilginç ayrıntı; kadın mumyalar tabutlar içinde sergileniyor, onları göremiyoruz (Firavun olan tek kadın Hatşepsut'unki dahil) ve Giza'daki en büyük piramidi yaptıran Keops'un(Khufu) müzede sadece bir adet heykelinin olması ki o da küçücük boyutlarda!

Han el-Halili, Hasan Şaş ve Mısır Sokakları

Kahire'nin ünlü mekanlından birisi de herkesin bahsettiği Han el-Halili çarşısı. İlk duyduğumda buranın büyük ve bizim Kapalı Çarşı gibi bir yer olduğunu düşünmüştüm. Yanılmam fazla zamanımı almadı. Çarşıya giden yol çöplerle bezenmiş, inanılmaz kötü kokan dağınık sokaklardan geçiyor. Oraya ulaşması bir dert, orada dolaşması ayrı, çıkması başka bir dert. Yine de her şeye değer çünkü Han el-Halili çok eğlenceli bir yer. Yere bez serip üzerine hediyelik eşya koyanlar, tezgahlarda satış yapanlar ve dükkanları olanlar diye üç gruba ayırabiliriz çarşı esnafını. Fakat hepsinin ortak bir özelliği var ki o da turistlerin parasını almadaki becerileri ve kararlılıkları! Mısır'da yaşamanın kurallarından biri de pazarlık yapmak. Her şey için pazarlık yapmak gerekiyor zira en ufak bir şeye bile değerinin üç, hatta dört katını bile ödeyebilirsiniz. Ben de çarşıda farkettim, meğer pazarlık yapabiliyormuşum ve gayet iyiymişim bu konuda. Yine de itiraf etmeliyim ki çok yorucu bu iş. Gün sonunda konuşmaktan, arkamdan koşan satıcıları dinlemekten ve para muhabbeti yapmaktan yorgun düşmüştüm.

Kahire'de herkesten duyduğum şeyi Han el-Halili'de duydum, hatta en çok orada. Bu, yüklemsiz bir cümle. Türk olduğunuzu anlayınca, ki anlama yöntemleri arkanızdan Hey, madam, Türkiş, you Türkiş? diye bağırmaları ve sizin de refleks olarak bakmanız sonucunda gerçekleşiyor, sevecenlikle söylenen bir cümle; Yavaş Yavaş Hasan Şaş! İlk duyunca çok gülmüştüm ve sevecenlikle karşılamıştım. Mısırlılar Türk Milli Takımı maçlarından oldukça etkilenmişler ve bu ülkede bir nevi tekerleme gibi olmuş, Türkiye'den geldiğini söyleyen herkese bunu söylüyorlar! Fakat aynı cümleyi günde onlarca kez, restoranda, Piramitler'de, sokakta, müzede bile(!) duyunca insanı fenalıklar basıyor. Bir süre sonra gülemiyorsunuz bile!
Acaba Hasan Şaş Mısır'daki ününün farkında mı, merak ediyorum!

Kahire'den Gitmek

Kahire'den ayrılmak hiç kolay olmadı. Son gece Işık Show'dayken son kez arkamı dönüp gizemli taş bloklarına bakarken de, gece Couchsurfing'ten Ehab'ın arabısından ışıl ışıl parlayan şehri seyrederken de (Radyoda Lüblanlı şarkıcı Fairuz içime işleyen bir Arapça şarkı mırıldanıyordu!) gözlerimin dolmasına engel olamadım, olmadım.
Bir kaç güne sığan inanılmaz anılar ve maceralar, edindiğim yeni arkadaşlar.. İnsan bir şehrin içindeyken bile o şehri özlüyorsa, oraya yeniden gitmelidir, gitmek zorundadır ve bu yüzden ben tekrar Kahire'ye gideceğimi biliyorum. Bu bir serüven, Mısırlı Nobel ödüllü yazar Necip Mahfuz'un dediği gibi:

Dilenmek, gece gündüz amaçsız okumalar içinde, putperest duacılarla gece kulüplerinde, sağır yürekleri kızıştırarak, cehennem serüvenlerinde..

3/22/2009

Prag Günlükleri - Son Günlerim (7 & 8)

Mojito, Salsa ve Kendime Mektuplar


Derslerin bitmesine nasıl üzüldüğümü anlatamam!!

O teoriler, tartışma grupları, minik projeler oluşturma çalışmaları, sorunlar üzerine düşünme ve portfolyo yazımları, sunumlar.. Hepsi bitiyordu işte cuma günü!

Ne üzülmesi, elbette dalga geçiyorum, parti verelim dedik Ana ile seminer bitişi şerefine! :) Ama sağolsun Zusanna yine bizim yerimize düşünmüş, partiyi önceden ayarlamıştı zaten! Son akşamımız şerefine hepimizi bir restoran & cafe'ye götürdüler. Ders verenler de oradaydı. Bayağı kalabalıktık. İlk kez Mojito içtim orada ve sonra bütün gece nane koktum!

Restorandan sonra bir bara geçtik, herkes gelmedi tabi, on kişi falan kalmıştık. Ve ben orada hayatımda ilk kez Salsa yaptım, sahnede! Çok ilginç, çünkü ben salsa falan bilmiyorum! Ama yaptım! Çünkü Philip biliyormuş, geldi yanıma, elimden tuttu ve döndürdü, çevirdi, bir şeyler yaptı ve biz bayağı güzel dans ettik! :) Çok eğlendim! Sonra da aynı amatör ruhla ben gidip Pieter'ı dansa kaldırdım. Pieter, beyaz saçlı, benden büyük çcukları olan bir okul müdürü. Grupta en iyi anlaştığım insanlardan biriydi. Onun da dans etmek çok hoşuna gitti, teşekkür etti bana, "Büyük kızım görse beni çok şaşırırdı" dedi. Otele gidene dek de şarkılar söyledi, metro beklerken dans etti hafiften, çok sevimliydi! :)


Ertesi sabah bir saat kadar yine salondaydık. Son sözler söylendi, sertifikalar verildi. Herkesle vedalaştık, gözlerimiz doldu. Fotoğaflar çekildi. Ve çok hoş bir şey yaptık, kendimize mektup yazdık! Kırmızı zarflar verdiler elimize, içinde kağıtlar. Bu seminerden ne örendim, neler yapmayı planlıyorum temalı bir kendime mektup yazmam gerekiyordu ama ben öyle yapmadım tabi. Karlı Prag günlerinden başladım, 25 yaşımda nerelerde olduğumdan, neler yaptığımdan bahsettim, kendime hatırlattım daha doğrusu bunları ve "Seni Seviyorum Özlem" diye bitirdim mektubumu! Temmuzda kendimden mektup alacağım, Prag'tan!

Lapa lapa yağan kar eşliğinde kalktı uçağım. Nedeni belirsiz bir tdirginlikle geçen iki saatin ardından İstanbul'a ayak bastığıma mutlu olmuştum.

Bir gezi de işte böyle geçti, bitti.

Prag Günlükleri - 5. ve 6. gün

Okul Ziyaretleri, Petrin Hill, Klasik Müzik


Çarşamba günü derslerden sonra seminerden arkadaşlarla soğuk Prag havasını soluyarak şehri arşınladık tekrar ve gece yine Zusanna'nın ayarladığı bir restorana gittik. Restoranın buluduğu yer, Petrin Hill, harikaydı. Nefes kesici bir manzası vardı. Tepeye teleferikle çıktık. Prag, ışıklar içinde parlarken minik kar taneleri kalenin, nehrin, gotik binaların üzerine yağıyordu.

Yine bolca bira içtim salata ve tavuk yedim restoranda. İki saat sonra, diğerleri otele gitmek üzere ayrılırken biz (Philip, Tufan, eşi Aygül ve ben) Agharta'ya gitmek üzere tranvaya bindik. Yanlış yöndeki tranvaya elbette! :) Karışıklıklar sona erip de club'a ulaştığımızda vakit epey geç olmuştu zaten. Yine giriş parası ödeyip kenarda bir masaya oturduk. Bu kez farklı bir grup, Fusion Jazz çalıyordu. Sevdim.
Club ilginç bir şekilde Türk kaynıyordu. Önceki gecenin sessizliğinden ve saknliğinden eser yoktu. Yan masadaki Türkler bağıra bağıra konuşuyorlardı, bir ara ortalarda bir yerde oturan diğer masadaki Türkler'e laf attılar, "Burası Beyoğlu değil Ahmet abi!" gibisinden bir şeyler diyerek! Gerçekten utanç vericiydi!
Çarşamba gecesi böyle geçti, gitti.

Perşembe sabahı okul ziyaretleri yapmak üzere otobüsle ayrıldık otelden. Bizim gittiğimiz ilköğretim okulu yklaşık iki saat uzaklıktaydı. Çok, gerçekten çok güzeldi.


Okulun ingilizce öğretmeninden bilgiler aldık, okulla ilgili sunular izledik, sınıfları gezdik, yemekhanesinde yemek yedik (karnıbahar çorbası, bezelye ve pilav), fotoğraflar çektik, Çek eğitim sistemi hakkında bilgi edindik. Ertesi gün gördüklerimizin sunumunu yapmak üzere notlar aldık, çalışma gruprı belirledik, vb. Yine herkes çok ciddiydi tabi!

Bu ciddiyet bana fazla geldi elbette, akşama acısını çıkarmak lazımdı ve öyle de yaptım nitekim! Prag Filarmoni Orkestrası'nın konserini izlemeye gittik bizim grupla. Konser muhteşemdi! Koro harikaydı, keman solosu inanılmazdı ve şef.. şef gerçekten deliydi! Dönüp seyirciye göz kırpmalar, gülümsemeler, hatta dans etmeler falan.. ! :) Konserle ilgili çok ilginç bir şey; hiç kimse şarkı bitiminde alkışlamaya kalkışmadı. Bizim ellerimiz havada kaldı! Çok garipti. Meğer Çekler şarkı sonunda değil de arada alkışlıyorlarmış deli gibi, hiç durmadan!

Konserden sonra yemeğimizi yedik bir Cafe'de. Elbette tavuk yedim yine! Gece güzel sohbetlerle, Ana'nın kahkahalarıyla sonlandı.

3/12/2009

Prag Günlükleri - 4. Gün


U Supa, Agharta Jazz Club ve yeniden Besame Mucho

Prag'taki en eğlenceli günlerimden biriydi Salı günü, belki de en eğlencelisi. Şöyle ki:
Karlı bir sabaha uyandım. Çok güzel yağıyordu kar, lapa lapa. Mutlu oldum tabi bir karsever olarak! Ayrıca kahvalı ederken öğrendim ki odadaki klima çalışmıyormuş kışın, yani ben dereceyi boşu boşuna 30'a getirmişim, kendi kendime ısınmışım o görüntüyle :) Bir de dolapta ek battaniye varmış, onu da görmemişim! :)

Seminerden sonra yine dışarı çıktık, bu kez Philip, Pieter, Ionela, Ana, Elisabeth ve Hubert vardı yanımda. Yine merkezde dolaştık, fotoğraflar çektik, eski bir cafe'de çay içtik. (Çek dilinde de çaya 'çay' diyorlar!) Saat yedide isteyenler önceden Zusanna'nin ayarladığı restorana gideceklerdi, biz de onlara katılalım dedik. Elimde harita, dolaşıp durduk ve bulduk sonunda restoranı; U SUPA!

U Supa, Celetna caddesinde, kocaman bir restoran. Loş ışıklı, eski fotoğraflarla duvarları süslenmiş, canlı müziği olan bir mekan. Yemeklermizi yedide sipariş verdik, bir saat sonra geldi. Ben yine tavuk söyledim. Yemekten önce biralarımız geldi, ikişer bira içti hemen hemen herkes. O arada da harika muhabbetler yaptık, eğlendik güldük. Ben Zusanna ile yanyana oturuyordum. Zusanna, hani şu daha önce bahsettiğim, gündüzleri resmi bir şekilde ders anlatan, macar asıllı kadın. İçkiyi içtikçe daha da neşelendi ve birden opera söylemeye başladı! Müzisyenler (keman ve akardeon çalan iki adam) masamıza geldiler, Zusanna'nın yanıbaşına ve o da coçkuyla, bağıra bağıra müziğe eşlik etti! Şarkı bittiğinde bütün masalar bize bakıyor, Zusanna'yı alkışlıyorlardı! Süperdi! Sonra kemancı Bir isteğiniz var mı?, dedi. Ağzımdan hemen Besame Mucho çıktı! Ve Besame Mucho'ya başladılar. Harika bir andı, kelimelerle anlatmaya çalışmak bile yersiz. Ana şarkıyı orjinal dilinde söylerken Zusanna Çek dilinde söylemeye çalışıyordu. Dşarda kar, loş ışıklı bir restoranda Besame Mucho, sağımda solumda farklı milletten insanlar.. Hayat garip, ve güzel.
Restoran keyfinden sonra herkes otele gitmek üzere yola koyuldu, Ana ve ben hariç. Saat 9. Ne oteli! Jazz Club içimde kalmıştı, ona gitmeden olmazdı! Agharta Jazz Club'a gittik böylece. Şehrin en ünlü clublarındanmış. 250 czk giriş ücreti verdik ve minik bir salondaki en önde yer alan masalardan birine yerleşiverdi! Biralarımızı söyledik. Sahnede dokuz kişiden oluşan bir grup vardı, bir kısmı saksafon çalıyor, biri piyano, biri kontrabas, biri bas gitar.. Cloud Nine. Modern Jazz yapıyorlarmış, keyifle dinledik! İlk kez canlı jazz dinleme fırsatı bumuş oldum böylece! Herkes büyük bir ciddiyetle dinliyordu, hiç kimse konuşmuyordu, hatta yanımızda oturan adamla (Dik oturan, asil görüümlü, şık giyimli bir beyefendi) hafiften dalgamızı da geçtik! :)



Gece biterken, son metroya yetişmek üzere çıktık Agharta'dan. Sokakta yolunu kaybeden Amerikalılara yardım ettim!! Otelin önünde kar topu oynadık ve yorgun argın yatağa attım mutlu kendimi, zihnimde Besame Mucho..

3/05/2009

Prag Günlükleri - 3. Gün

Seminer ve Yaşasın Akdeniz


Pazartesi sabahın köründe kalkıp kahvaltıya indim. Gece soğuktan dondum neredeyse. Odada klimaya benzer bir şey vardı, onun derecesi en sona getirdim, 30'a yani, yine de üşümüştüm gece. Belçikalı okul müdürlerinden biri olan Philip ise kahvaltı ederken gece çok sıcakladığını, dereceyi en düşüğe ayarladığını, ayrıca cam da açmak zorunda kaldığını söyledi! Hep böyle kanımın kaynamasını istemişimdir!!

Otelin kahvaltısı gerçekten güzeldi. Tatlılar, tuzlular, yumurta çeşitleri.. Ben her gün kendime patates, domates, yumurta, reçel, vb. şeylerden oluşan klasik Türk kahvaltıları hazırlarken Kuzeyliler tabaklarına tatlıları, marmelatları, kekleri doldururuyorlardı. Birbirimize şaşkınlıkla bakıp durduk!

Seminer bir hafta boyunca sabah dokuzda başlayıp öğleden sonra dörtte bitti. (Çarşamba günü hariç). Arada kahve molaları, öğlen yemekleri vardı, o kadar.
Pazartesi günü Rudi, Pieter ve Rob'u dinledik. Bazen gerçekten bunaldığımı hissettim çünkü sadece teori dinlediğimiz zamanlar da çok oluyordu. Ama teori dinleme dışında da çok şey yaptık. Bir konu veriyolardı mesela, onun hakkında takımlar oluşturup sorunu buluyor, çözüm önerileri getirip bunları sunuyorduk insanlara elimizde mikrofonlarla. İlk gün İsveçli ve Çeklerle takım oluşturmak zorunda kaldım. Aman Tanrım, o kadar ciddi insanlar ki.. Nefes almaya vakitleri yok gibi sanki işten. Müthiş bir ciddiyetle dinliyorlar, konuşuyorlar, soru soruyorlar. Ne espiri var ne bir gülümseme.
Ben de onlara benzemek zorunda kalacağım diye çok korktuğum bir anda imdadıma Ana yetişti! Ana, İspanyol. İngilizce öğretmenliği yapan ama seminer boyunca "Özleeem, help me, how can I say that in English?" nidalarıyla etrafta dolaşan okul müdürüydü aynı zamanda! Ana ile aynı masada olduğumuz zamanlar harikaydı. Onun da sıkıldığı, herkesi fazlasıyla ciddi bulduğu zamanlar oluyordu çünkü. Sonra aramıza Romanyalı ve Bulgar öğretmenleri de aldık ve hem çalştık, hem eğlendik! Yaşasın Akdeniz!! :)

Akşamı Philip, Wim, seminerdeki diğer Türk Tufan ve eşiyle birlikte merkeze indik. Benim elime haritayı tutuşturdular yine. Bana bir şeyler oluyor yurtdışında, çok garip, elime haritayı alıp herkese rehberlik yapıyorum. Edirne'de bile kaybolabilecek derecede yönsüz olan ben, dilini, sokaklarını ve daha bilimum şeyinin bilmediğim ülkelerde canavar kesiliyorum! İşte yine o canavar anlarımdan birindeydim, sokaklarda dolaşıyorduk. Biz Wim ile yürürken birden arkama baktım ve diğer üç kişinin ortadan kaybolduğunu farkettim. "Bekleyelim biraz" dedim Wim'e ama o da "Bir yerlere gimişlerdir, biz devam edelim, gelir onlar" dedi. Minicik şehirde birbirimizi kaybettik yani komik bir şekilde. İlerledik, Astronomik Saat'in orada biraz durduk, gelen giden yok.. Sonra Wim sanki çok doğal bir şey yapıyormuş gibi bana döndü ve "Ben üşüdüm, galiba otele gidip kitap okuma istiyorum" dedi!! Şaka yapıyor sandım. Hayır, yapmıyormuş. Gerçekten de beni orada yalnız bırakıp metroya atladı ve gitti! Ben de diğerlerini aradım, aynı yolları yürüdüm, elbette bulamadım ve biraz dolanıp ben de otelin yolunu tuttum. Güya jazz club'a gidip canlı jazz dinleyecektik o gece hep birlikte ama yalnız da bir club'a gitmenin anlami yoktu. Trajikomik bir şekilde yuvama döndüm o gece, yanımdaki insanları kaybederek.. :)

Prag Günlükleri - 2. Gün

Gün ışığında Prag ve Besame Mucho


Pazar günü yine soğuk bir Prag sabahına uyandım. Dışarda minik kar taneleri uçuşuyordu. Flora'dan merkeze, Mustek civarına gidip CS partide tanıştığım Hintli Abishek ile buluştum ve şehri gezmeye başladık. Abishek bir haftadır Prag'taymış ama fazla fotoğraf çekemediğinden yakındı, bana da şehri gezdirmek istedi sanırım, iyi oldu!

Prag'ı üç ana bölgeye bölüyor haritalar. Mala Strana, Nove Mesto ve Stare Mesto. Mala Strana'dan gezmeye başladık biz. Göklere uzanan, simsiyah Gotik Prag Kalesi'ni ve çevresini gezdik. Katedraller, saraylar, meydanlar.. Hepsi söz birliği etmişçesine Gotik ve Barok. İnsan kendini garip hissediyor. Bu gariplik Charles Bridge'e varınca geçiyor. Köprüdeki heykeller nehri ve kenti selamlıyolar yüzlerce yıldır. Biz de onlarla birlikte şehri selamladık soğuktan titrerken.
Sonra gece ışıklarıyla görüp sevdiğim Old Town'a yolumuzu düşürdük. Takvimi ve saati aynı anda gösteren Astronomik Saat'in önünde herzamanki gibi onlarca turist konumlanmış, saat başı açılan minik kapılardan çıkan kuşları ve dans eden garip iskeletleri izliyorlardı. Hava o kadar soğuktu ki en yakın dükkana girip eldiven satın almak zorunda kaldım. Meydandaki Starbucks'ta kahve içip içimizi ısıtmaya çalışırken Prag'ın sokaklarına güneş ışıklarının arasından kar yağıyordu, gerçektenüzel bir görüntüydü.
Sonra Besame Mucho vakası yaşandı. Besame Mucho benim çok, hem de çok sevdiğim ve dnyanın neresine gidersem gideyim ğeşimi bırakmayan, mutlaka bir yerlerde duyduğum, en mutlu anlarımı daha da güzelleştiren mucizevi bir şarkı ya da bir şarkı kader gibi peşimde! Ara sokaklarda dolaşırken bir hediyelik eşya dükkanında çalıyordu bu kez hiç duymadığım bir cover'ı. Çocuklar gibi sevindim tabi. Abishek'e anlatmaya çalıştım. Anlamadı sanırım! :)

Change Management for School Improvement isimli seminerin yapılacağı Hotel Corinthia Anorama'ya 15 dk. gecikmeli olarak vardım. Seminer altıda başlayacaktı. Check-in yaptıktan sonra konferans salonuna geçtim hemen. 5-6 masa etrafında oturan insanlar, dikkatlice sahnede konuşan adamı dinliyorldı. En ön masaya geçtim hemen. Konuşmacıyı tanıyordum; Rudi Schollaert. 2006'da Belçika'daki seminerde de görevliydi. Ve Ağır aksanlı bir ingilizcesiyle Zuzanna Benova. Macar asıllı Çek konuşmacı. Kendisi hakkında ne çok ilginç şey keşfedecektim bir iki akşam sonra!

Zuzanna yine bir "ice-breaker" aktivitesi yaptırdı bize tıpkı Belçika'da olduğu gibi. On dakika içinde birbirimize sorular sorduk. Ben, bir önceki akşamdan olsa gerek "Do you like Chinese food?" 'un yanıtını araştırdım durdum ve "Hayır" diyenleri kucakladım hemen! :)

İlk dersten ve tanışma faslından sonra yemek yedik hep birlikte hotelde. Yine harika Çek biraları, yine peynirler, yine tavuk ve çeşitli salatalar, soslar.. Masada Belçikalı Pieter, Hubert ve İsveçli Kristina ile beraber oturdum ve muhabbet gerçekten harikaydı. Hepsi okul müdürleri ve hepsinin çocukları benden büyük! Onlar bana kendi hikayelerini anlattılar, ben de onlara bizim eğitim sistemimizi, kendi gezilerimi, hayat felsefemi anlattım. Elbette beni çok sevdiler ve evet, Türkiye'ye gelmek istiyorlar şimdi! :)

Yemekten sonra odama çıktım. Ekranında "Welcome Özlem Güzelharcan" yazan (!)televizyonu kapattım, eşyalarımı sağa sola yaydım ve soğuğa rağmen yandaki boş yatağın da battaniyesini, pikesini üstüme alarak uyumaya başladım!